Siyasi iktidarın sağkolu olarak Diyanet

2010’lar sonrası iktidar Diyanet’i, yine aynı amaçla yani tahayyül ettiği toplumu oluşturmaya araç olarak kullanmakta. Yöntem aynı olsa da içerik bu kez tamamen farklı.

Kurulduğu 1924’ten itibaren Diyanet kurumu iktidarın, Althusser’ci anlamda, ideolojik bir aygıtı oldu. O zamanki iktidarların kabulüyle Diyanet’in görevi, sakıncalı İslâmi etkilere karşı, camiler ve 1980’ler sonrasında da zorunlu din dersleri aracılığıyla, ahlâk, insan hakları ve vatandaşların devlete karşı yükümlülüklerini vurgulayan, ‘doğru’ ve Sünni bir İslâm’ı yaymaktı.

Diyanet’in görevleri ve faaliyetleri 2010’lardan bu yana her geçen gün daha artıyor. Bunların en sonuncularından biri de eğitim alanında. 3 Kasım 2021’de Millî Eğitim Bakanlığı, Gençlik ve Spor Bakanlığı ve Diyanet arasında imzalanan “Çevreme Duyarlıyım, Değerlerime Sahip Çıkıyorum İşbirliği Protokolü (ÇEDES) neticesi yeni bir proje tam olarak 2023-2024 eğitim-öğretim yılında hayata geçirilecek. Şimdiden birçok ilde imam, müezzin ve vaiz gibi din hizmetlerinde çalışan kişiler “manevi danışman” adı altında görevlendirildiği bu proje ile anlaşılan, “bir taşla iki kuş vuruluyor”.

Bir yandan dindar nesil yetiştirme faaliyetine ve toplumu daha mütedeyyin kılmaya yönelik sosyal mühendislik çabaları sürüyor, öte yandan da sayıları çok artmış imam hatip okullarından mezunlara yeni iş imkânları sağlanıyor. “Protokol herhangi bir süre ile sınırlandırılmamakla birlikte tarafların çoğunluğunun mütabakatı ile fesih yapılabilir” ibaresinin yer aldığı yani benzerlerinden farklı olarak “süresiz” olan bu protokole göre, projenin hazırlık aşaması her yıl eğitim öğretimin başında tamamlanarak etkinliklerin öğrencilerle birlikte uygulanması esas alınıyor. Böylece proje kapsamında tüm yıl içinde değerler eğitimi verilecek.

ÇEDES protokolüne göre projenin amacı, öğrencileri “bilime sevdalı, kültüre meraklı ve duyarlı; millî, ahlaki, insanî, manevi ve kültürel değerlere göre” yetiştirmek. Proje, din görevlilerinin öğrencilere “Değerler Eğitimi” vermesinin önünü açıyor. Projeye göre Diyanet Gençlik Merkezlerinde yürütülecek faaliyetlerde görev alacak personel ve gönüllü öğrenciler il ve ilçe müftülükleri tarafından belirlenecek. Okullarda “Değerler Kulübü” adı altında kurulacak kulüpler aracılığıyla birçok etkinlik düzenlenecek.

Proje kapsamında depremden etkilenen illerde özel faaliyetler gerçekleştirilecek. Deprem bölgelerindeki öğrenciler AFAD, Kızılay, Yeşilay ve Diyanet Vakfı’nın faaliyetlerine dahil olacak. Programın etkinlik havuzunda “Peygamberimizin hayatından değer örnekleri” gibi etkinlikler de yer alacak. Protokol kapsamında okullar dışındaki mekânlarda da etkinlikler düzenlenecek. ÇEDES kapsamındaki kurslar, “İl ve ilçe milli eğitim müdürlüklerinin uygun görmesi” halinde protokolün taraflarınca sağlanan mekânlarda yapılabilecek.

Protokol ile Diyanet İşleri Başkanlığı’na verilen diğer görevlerden bazıları ise şöyle:

  • Öğrencilerin moral ve motivasyonlarını artırıcı manevi rehberlik hizmetlerinde bulunmak.
  • İl ve ilçe müftülüklerini işbirliği protokolü hakkında bilgilendirmek.
  • Değerler kulübü öğrencilerinin Diyanet Gençlik Merkezleri’ne ulaştırılması konusunda sorumlu öğretmenlere destek  vermek.
  • Diyanet Gençlik Merkezleri’nin yapacağı kültür şenliklerine personel desteği sağlamak.

Tekrar etmekte yarar var; bu proje ile anlaşılan, “bir taşla iki kuş vuruluyor”. Bir yandan dindar nesil yetiştirme faaliyetine ve toplumu daha mütedeyyin kılmaya yönelik sosyal mühendislik çabaları sürüyor, öte yandan da sayıları çok artmış imam hatip okullarından mezunlara yeni iş imkânları sağlanıyor.

Sonuç yine siyaset hukuku ve kurumları araçsallaştırmakta, kendi doğrularını mutlak doğru olarak kabul ederek- olan yine çoğunluk olmayanın ya da görülmeyenin haklarının ihlali…

Bu arada, 2020’de açılan ve kamuoyunda Kobane davası olarak bilinen yargı sürecinde Diyanet, 2 Ağustos 2023 tarihinde yapılan duruşmada kamu idaresi olarak davaya katılma talebinde bulundu ve bu talep mahkeme tarafından kabul edildi. Berrin Sönmez’in 4 Ağustos 2023’te Gazete Duvar’da çıkan kapsamlı ve değerlendirmelerine katıldığım yazısına (https://www.gazeteduvar.com.tr/diyanet-kobane-davasinda-neden-sahneye-cikti-makale-1631277) aslında fazla ilave edilebilecek sözüm yok. Bence de bu girişim, maddi delilden yoksun ancak siyasi cezalandırma aracı olarak kullanılan davalarda meşruiyet sağlamak amacıyla Diyanet’in hükümetin bir propaganda aracı olarak kullanılması olarak okunabilir.

1982 Anayasası ile, 1961 Anayasası’ndan farklı olarak Diyanet kurumuna “laiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasi görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinmek” görevi verilmiş; böylece Diyanet anayasal olarak Türk milli kimliğini korumakla görevli kılınmıştı. “Kobane davası” sürecindeki Diyanet’in davaya katılma girişimi, muhtemelen bu gerekçeyle meşru kılınmaya çalışılmakta. Diyanet’in katılma dilekçesinde, Berrin Sönmez’in yazısında belirttiği gibi, yalnızca “sorumluluğu Diyanet’e ait olan ibadet yerlerinin zarar görmesinden” söz ediliyor ve fakat hangi cami ya da mescitin, hangi tarihte, ne tür bir zarar gördüğüne dair hiçbir veri ortaya konulmuyor. Netice itibariyle ben de Sönmez gibi, Diyanet’in Kobane davasına katılmasını Kürtler arasındaki dindar-seküler ayrıştırmasına bir körük olarak okuyorum. Diyanet’in yargı süreçlerine bundan sonra katılımı ne boyutta olacak, görülecek.

Kurulduğu 1924’ten itibaren Diyanet kurumu iktidarın, Althusser’ci anlamda, ideolojik bir aygıtı oldu. O zamanki iktidarların kabulüyle Diyanet’in görevi, sakıncalı İslâmi etkilere karşı, camiler ve 1980’ler sonrasında da zorunlu din dersleri aracılığıyla, ahlâk, insan hakları ve vatandaşların devlete karşı yükümlülüklerini vurgulayan, ‘doğru’ ve Sünni bir İslâm’ı yaymaktı. 2010’lar sonrası iktidar Diyanet’i, yine aynı amaçla yani tahayyül ettiği toplumu oluşturmaya araç olarak kullanmakta. Yöntem aynı olsa da içerik bu kez tamamen farklı. Bir farklılık da AKP iktidarına kadar mütedeyyin nüfustan onay alamamış Diyanet kurumunun artık bu kesim nezdinde meşruiyet kazanmış olması. Sonuçta yine siyaset hukuku ve kurumları araçsallaştırmakta, kendi doğrularını mutlak doğru olarak kabul ederek- olan yine çoğunluk olmayanın ya da görülmeyenin haklarının ihlali…